Ana Sayfa
07 Aralık 2016 ( 130 görüntülenme )

Bu Ülkede Terörle Mücadele Adına Neler Yaşandı, Bu Anlatmalı...

Geleceği görmek için bilmeli...
  Terörle Mücadele Neler Yaşandığını Biliyor musunuz…

Yıl 1992…
Yer Hakkari/ Şemdinli…
O vakitler, bizi en çok endişelendiren neydi, biliyor musunuz? Ölmek mi, hayır.
Çatışma, pusu, roket, bomba mı? Hayır, ölmek değil, çatışma değil, pusu da değil.
 
 
 
Peki, ölmekten ya da öldürülmekten öte bir insanı, ağır bir endişeye düşüren ne olabilir? Garip ama doğru, ölmekten öte bir şey varsa bizde, o da düşüncelerdi. Evet, düşünceler, kurşun gibi ağır düşüncelerimiz.

Düşünmek ne zordu o yıllarda biliyor musunuz? Terörün yarattığı sorunlar, o bölgede, o insanda ortaya çıkardığı sorunları düşünüp de,  çözüm bekleyen sorunlara cevap bulabilmek ne zordu bizler için!

Belki de en çok etkilendiğimiz bu oldu; olması gerekeni düşünmek, çözüm yolunu bulmak ama yapamamak! Sorunu biliyorsunuz, çareyi de biliyorsunuz ama yine de sorunu çözmeye gücünüz yetmiyor, çünkü sorun sizde ama çare başkasının elinde. Başkası dediğimiz, devlet, hükümet, bakanlar, valiler, kaymakamlar, onlar da biliyor sorunu ama çareyi size vermiyorlar, vermediler.
Bu yüzden çözmedik, çare olamadık ne vadiye, ne Şemdinli’ye. Elimizden geleni yaptık ama yetmedi.
Bugün sanki değişen bir şey oldu mu ki? Hayır, bakın işte etrafınıza, Şemdinli’de doğan sorunlar Türkiye’ye yayıldı ve çareyi bulan yok, bilen çok ama uygulayan yok.

Bizi öldüren de bu oldu; teröristin kurşunu, roketi, mayını olmadı zaten, çaresizlik oldu. 
Biz ölümden öteye geçtiysek eğer, bunu teröristler yapmadı, işte bu düşünceler yaptı, ağır düşünceler, kurşun gibi. Belki de en kolayı düşünmemek idi ama yapamadık. Düşünmemek en kolayıydı; baskın, pusu, mayın, köylere gitmesi gereken erzak, köylülerin zor yaşamı, yardım edememek, yardıma gidememek ve bunları düşünmemek!

Kolayı buydu, kolayı hiç düşünmemekti ama yapamadık. “Allah’ım bize yardım etmek istiyorsan düşüncelerimizi durdur. Artık hiç düşünmeyelim! Ölmekse bunun adı çoktan razıyız’’ dediğimiz çok anlar oldu, çok günler, aylar.
Ölüm bile bizde bu düşüncelerle başladı; yaklaşık iki bin vatan evladı, binlerce bize inanan, güvenen, bizden başka kimsesi de olmayan insanlar, köyler, yaylalar, koyunlar, kuzular ve bir yanda ailemiz, eşimiz, çocuklarımız…

Doğru mu değil mi bilmem ama gerçek olan şuydu ki, biz kendimizi unuttuk. İki yıl süren Şemdinli cennet ve cehenneminde, biz ne düşündüğümüzü ya da neyi düşünmediğimizi de unuttuk. Unutamadığımız ise Şemdinli, askerlerimiz, köylerimiz ve köylülerimiz oldu, onun dışında bir hayat sanki bir yabancıydı bize.
Her şey nasıl değişti, biz nasıl değiştik, bilemiyoruz. Özünde biz de sizlerden biriyiz. Bizim de sevinçlerimiz var, acılarımız var. Siz nasıl bir hayat yaşıyorsanız biz de öyle yaşıyoruz. Ama ya şimdi? Şimdi bu hayat yok.

Terörist dediklerimizi ölüme çağıran “Çarçella” türküsü dilden dile dolaşıyor, insanlar dağa, ölüme çıkıyor, gerçeği bilmeden, sonunu görmeden. Dünün ölüm makineleri, bugünün özgürlük savaşçıları oluyor, dünkü katil bugün televizyonda, bize akıl veriyor, ama kimse de ses yok. “Bunun adı, ateşle oynamaktır ve bu ateş yakar, yıkar, kül eder, yok eder” demiyor kimse.

Hâlbuki yaşadık biz bunları, tekrar aynısını yaşamak için ölmek mi gerekiyor bizim gibi! Neden insanların ateşe atılmasına, ateşle oynamasına izin veriyorsunuz? Ateşi görmüyor musunuz?
Çare var ama kimse çıkıp söylemiyor, harekete geçmiyor, durdurmuyor, söndürmüyor bu dağ ateşini, üzüntümüz bu. Yine de siz bakmayın bu üzgünlüğümüze, düşünmüyorsa insan yaşamıyor demektir.

Zaten budur bizi yaşatan, ayakta tutan, yine bu düşüncelerdir. Düşünceler bize bir umut veriyor, güç veriyor.
Düşüneceksiniz ki mücadele edeceksiniz bu tehditlerle.
Düşüneceksiniz ki anlatacaksınız bilmeyenlere bilmediklerini.

Bundan dolayı pişman mıyız? Hayır! Biliyoruz bu düşüncelerin zora soktuğunu yaşantımızı ve yaşamı çekilmez hale getirdiğini.
Bundan mutlu muyuz? Hayır!
Peki ya sevinçli ya da mutsuz muyuz? O da hayır! Mutluluk kazanmak olacak, mutsuzluk ise kaybetmek. Biz ise hala ortadayız, ne kazananı olduk ne de kaybedeni, ortada kaldık.

Yaşadıklarımızdan biz de kalan düşünce çok, çok düşünce ama bu, karamsarlık olduğu kadar güç de veriyor bize, bu yüzden hala ayaktayız.
Biz anlatalım, siz görün, görün bakın, bizi biz yapan bu düşüncelerin, yaşamın zorluğunu nasıl yenilmez bir güce dönüştürdüğünü.

Bir zamanlar anlatmıştık size ama olsun, aradan çok yıllar geçti, unutulmuştur deyip bir daha anlatalım;
Şemdinli’ye nasıl ve ne şekilde geldiğimizi biliyorsunuz.
Terörist denilen bu dağlıları tanıyorsunuz; pusu, mayın, ateş, ölmek, öldürmek.
Yollar size aşina, vadidekiler sizin dostunuz.

Kış geldi, gedikler kapandı, ilk önce de Beyyurdu Gediği. Köylüye erzak lazım ama nasıl gidecek? Bir yanda yollar, bir yanda acımadan öldüren vahşi dağlılar.
 Bu dağlılar yine Çarçella’ya kamp kurmuş, oradan Gülle Tepe’ye sarkmış, Beyyurdu Gediği’ni tutmuş, yollar güvenli değil.
 
 
 
 Bu terörist denilen kara dağlılar Basyan’ı mesken tutmuş, vadide güvenlik kalmamış. Köylüye erzak lazım, ama bu erzak yoldan geçecek, yoldan taşınacak, yol ise uzun. Vadinin erzakı demek, taşımak için çok araç demek.
Uzun yol demek, güçlü güvenlik önlemleri almak demek.  Yani yüzlerce araç bulacaksınız o bitmeyen yollarda, yüzlerce askerle güvenlik önlemi alacaksınız, demektir, o bitmeyen gecelerde.

Köylü de araç yok. Araç bulsa yolda güvenlik yok. Garibim ne yapsın, güveneceği tek bir devlet var. Devlet yabancımız değil, bizim devletimiz.
Gün geldi, Üzümkıran aç kaldı…
Önce devlete koştular erzak için, bir lokma ekmek için, çare için. Bulmayınca, bizi devlet bildiler, çaresiz kalınca, döndüler dolaştılar ve bize geldiler…
Üzümkıran köyü, İki Yaka dağlarında yer alan bir köyümüzdür ve bizimdir.

 Çarçella’nın kuzeyindedir. Aralarında yalnızca dağlar vardır, bir de Allah. Bu köy, sade, sessiz, kendi halinde bir köydü bir zamanlar.
Anlattıklarına göre; vakti zamanın birinde, onların ataları yemyeşil ve bereketli bu topraklarda mutlu ve huzurlu bir yaşam sürermiş. Baba oğlunu yanına alır ok atmayı, çift sürmeyi öğretirmiş. Bütün gün durmadan çalışır, akşam olunca yorgun argın eve gelir, yemeklerini yer ve mışıl mışıl uyurlarmış.
Sonra aradan yıllar geçmiş ve köye tanımadıkları, kimi Ermeni, kimi Suriyeli, kimi İranlı birtakım yabancılar gelip gitmeye başlamış.

Köyün yaşlıları cin mi cin, hemen gitmişler kaymakama, polise, jandarmaya, anlatmışlar başlarına geleni:
–          Aman kaymakam bey, aman komutan, aman amirim! Bize bi hal oldu. Ne olduğu bilinmez kimseler köyümüze gelip gitmeye başladı. Merak ettik, gelenlere sorduk:
–          Siz necisiniz, naparsınız? Nerden gelip nere gidersiniz, diye? Dediler ki:
–          Biz Apocuyuz! Çıktık dağlara sizin için savaşırız.

Amanin! Abooo! Kimdir bunlar, ne için savaşırlar? Apo neymiş, kimmiş, nerden gelmiş, diye merakla baktık birbirimizin yüzüne.
Ne yapacağımızı bilmedik ve köyümüzün büyüğü yaşlı ağamıza gittik. Anlattık durumu: “Merak etmeyin evlatlarım. Devletimiz var. O bilir napacağını. Gidin anlatın devlete”, dedi. Biz de size geldik beğim.

Kaymakam genç, pırıl pırıl, takım elbiseli, elbisesinin de rengi kravatına ne yakışmış! Dinledi can kulağıyla bizim masum, temiz, saf Üzümkıranlıları. Kafasını salladı ağır ağır:
–          Ya, ya, demek öyle, hımmm, dedi usulcana.
Hâlbuki anlamamıştı dağda olup biteni. Ne Üzümkıran’ı biliyordu, ne de bu köylülerin nasıl yaşadığını, gitmemişti ki hiç bu Üzümkıran’a!
Köye gelen yabancılar kimdi, bundan da bir bilgisi yoktu, duymamıştı ki bu Apo lafını, Apocu lafını!

Gelenler silahlıymış, varsın olsun, ne çıkardı ki bundan, gelmiş geçmiş işte, diyerek, olana bitene aldırmadı.
Hâlbuki o kaymakamdı, devletin en büyük gücü. Emniyetten asayişten o sorumluydu, yani vatandaşın malını, canını, namusunu korumak onun göreviydi. Duyunca silahlı eşkıya lafını, alıp jandarmayı, koşa koşa Üzümkıran’a gitmesi ve bu dağlı yabancılara dersini vermesi gerekirdi ama kim yapacaktı şimdi bunu?
Kim bırakıp da sıcacık koltuğu, kalkıp köylünün yardımına koşacaktı? 

O da öyle yaptı zaten, kalkmadı koltuğundan, koşmadı köylünün yardımına, gitmedi Üzümkıran’a. Köylüye de bunu demedi, sadece “Hımmm” deyip işi geçiştirdi. 
Üzümkıranlılar ise aksine çok sevindi. Koskoca kaymakam, kafasını salladığına göre, hele ki “Hımmm” dediğine göre biliyordu işini. Bizi kurtarır bu “genç devlet” dediler ve sevindiler.

Ardından koşa koşa gittiler emniyet amirine, sağlam olsun bizim iş diyerek. Öyle ya iş ciddiydi, sadece Kaymakama anlatmak yetmezdi. Devleti ayağa kaldırmak gerekirdi, bu yüzden koştular emniyet amirine.

O da genç, aslan gibi, hürmette kusur etmedi, ağırladı bizim Üzümkıranlıları. Üstelik çay bile söyledi. Ah, ah, görmeliydiniz bizim köylüleri, ne mutluydular, devlet onları bağrına basmış, en azından dinliyordu. Amir, taralı saçlarından elini geçirerek, gelenlere sordu:
–          Apo ha! Kimmiş o? Duydunuz mu hiç ismini, deyince, hep bir ağızdan cevap verdi Üzümkıranlılar:
–          Vallah yoh! Hiç duymadık!

Sevinme sırası amire gelmişti: Oh be! Demek Apo diye biri yokmuş, dedi kendi kendine.
Sonra: Merak etmeyin, biz hallederiz, diye cevap verirken, o da bilmiyordu nasıl halledeceğini.
Hâlbuki Emniyet Amiriydi o, devletin ve milletin güvenliğinden sorumluydu. Duyunca Üzümkıran’ı, duyunca silahlı eşkıya lafını, devleti ayağa kaldırmalıydı ama yapmadı. Terk etti kaderine Üzümkıran’ı.
Karakoldan çıkanlar bu sefer doğruca jandarmaya gittiler. Olur ya bir olay çıkarsa devlet onları mesul tutmasın, desinler ki “biz haber verdik”.
 Komutan yaşlı başlı bir albay. Kaşları çatık, güngörmüş geçirmiş biri. Tek tek dinledi köylüleri. Bir bakışta anladı bir şeylerin olup bittiğini. Bu yıl da son senesiydi orada. Üç ay sonra batıya dönecekti. Eşi ve çocukları dört gözle onu bekliyordu.

Şimdi bu olayı yukarıya haber verse, al başına belayı, soru ardına soru soracaklardı:
–          Apo kimmiş? Neymiş? Köyde ne arıyormuş? O köy yolu üzerinde miymiş? Niye gelmiş? Niye gitmiş? Amacı neymiş? Apo adı nerden gelmiş? Niye kendine Apo demiş? Sağcı mı bu, solcu mu? Niye sağcı niye solcu?

 “Aman Allahım, yukarı bunu bir bilse hapı yuttuk! Belki de eve bile dönemeyiz, “çık dağlara dağlara”  diye kara kara düşünmeye başladı bizim yaşlı komutan.
Ama o albaydı, tüm askerlerin komutanı. Alacaktı askeri, koşa koşa gidecekti Üzümkıran’a ve o silahlı eşkıyayı geldiğine, geleceğine pişman edecekti, ama o da yapmadı. Belki bunu yapmak işine gelmedi.

Albayımız böyle düşünedursun, köylüler onun bu halini görünce, sevindiler saf saf;
–          Oh be yaşadık! Böyle düşünüp durduğuna göre tecrübeli adam, gününü gösterecektir bu elin yabanına, bu bizi kurtarır, diyerek bayram ettiler. Ama şark kurnazlığı bu ya, hiç belli etmediler albaya sevinçlerini. Bir şey anlamıyormuş gibi oturup durdular öyle. Derken sıra vedalaşmaya geldi. Öptüler elini bu yaşlı başlı adamın ve çıktılar…

Kuş gibi hafif bizim aslan Üzümkıranlılarımız, görevini yapmış olmanın huzuruyla köylerine döndüler.

Onlar köyüne döne dursun, aynı gün kaymakam, emniyet amiri ve komutan buluştular şehir lokalinde. Briç oynadılar gece boyu ama Üzümkıran adı hiç geçmedi aralarında.
Hatta bir ara MİT müdürü de katıldı oyuna savcıyla beraber. Ama kimi dedi “sanzatu’’, kimi dedi “üç pik.’’
Herkes mutluydu; Üzümkıran devlete başına geleni haber vermişti, bir sorumluluğu yoktu artık, kaymakam, amir ve komutan ve hatta MİT, savcı olayı öğrenmiş ama susmuştu, ne de olsa “üç sanzatu iki piki yenerdi.’’
Mutlu mutlu o gece herkes uyudu. Ama hiç düşünmedi ne o ne de bu; “su uyur düşman uyumaz’’ veya “kuzu uyur çakal uyumaz’’ veya “sen uyursun o uyumaz’’ atasözlerini.

Herkes uyudu ama Üzümkıran uyuyamadı. Baktılar ki “Apocuyum’’ diyen geliyor; diyor ki; “Biz Apocuyuz, sizin için savaşıyoruz.’’
Önce ekmek istediler, bizim garip Üzümkıran’dan. “Vah! Vah! Aç kalmış çocuklar!” diyerek verdiler bir lokma ekmek.
Sonra bir parça peynir, sonra yemek, sonra çocuklarını, sonra kızlarını...

İş döndü mü namus meselesine. Ve başladı bir savaş ama nasıl başladı, biz geç öğrendik bunu…
Biz hep uzaktan baktık olaylara tıpkı şimdi olduğu gibi. Haritaları inceledik, durum muhakemesi yaptık ama Üzümkıran’ı hiç anlayamadık.  
Ama iş çığırından çıkınca, görmezden de gelemedik, başladık incelemeye geç kalmış bu olayı; Üzümkıran, Çarçele’nin bir ucu, kuş uçmaz kervan geçmez ama terörist geçiyordu. Kışın yollar kapalı ne Yüksekova geçit veriyordu ne Meşelik.

 Yol kapalı olunca, olmaz ise helikopter, asker de gidemiyordu. Bu kez çare bulamadık. Biz geç kalınca çare olmak için, kaldı mı Üzümkıran yalnız.
Biz gidemeyince, onlar da yalnız kalınca, “kendi mücadelesini kendi versin” deyip, verdik silahları Üzümkıran’a, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın kıza. Bizim verdiklerimiz yetmedi, onlar da aldı silah cephane, bu vahşi dağlıların aldığı yerden, Barzani’den, Irak’tan, İran’dan. Köylü silahlı, dağlı silahlı. Köylü dağlıya karşı, dağlı köylüye.

Başladı mı korkunç bir çatışma!
Üzümkıran savaştı da savaştı, canı için, toprağı için, namusu için. Yaşlılar der ki “Böyle bir cenk görmedik İstiklal Savaşından beri.’’

 O zaman da kazanmıştı Üzümkıran, şimdi de kazandı ve geçit vermedi elin silahlı yabanına. Ve baktı ki dağlılar, pabuç pahalı, tabanları yağlayıp kaçtılar. Kaçış o kaçış! Kaçış o kaçış ama “yine geleceğiz” deyip kaçtılar, “bu hesabı soracağız” deyip kaçtılar ve sonrasında da geldiler hem de kötü geldiler.
Aslında bu işi halletmek Üzümkıran’a düşmezdi, devletin göreviydi bu ama devlet görevini yapmadı.
Üzümkıran, bizim İstiklal Savaşı’ndan bu yana bildiğimiz ve tanıdığımız Üzümkıran!
O gündür bugündür bizim bildiğimiz Üzümkıran cephesinde yeni bir şey yok! Hala ayakta, hala mağrur, hala mücadelesini sürdürüyor ama nasıl…
Derken kış geldi, kar yağdı, hani vardı ya boğazını sıksan ölesi gelen Beyyurdu Geçidi, o da kapandı. Üzümkıran’a yol yok. Ne Şemdinli sahip çıktı ne Yüksekova.

Kaldı mı garip Üzümkıran!
Erzak lazım, kim getirecek? Yollar kapalı, kim açacak? Güvenlik yok, güven ise kalmamış.  
Kahramanlarımız onlar ya, geldiler önce Hakkâri’ye, sonra Şemdinli’ye, derken Yüksekova’ya. Anlattılar hallerini, çare istediler.
 İnanın bize, bizim devletimiz büyük, bu devlet yüce ama çare olamadı Üzümkıran’ın derdine. İstese olamaz mıydı, elbet olurdu ama belki işi hafife aldı, belki de o dönemin yetkilileri sorunu görmezden geldi.

Ne yapsın bizim garipler, nihayet döndüler dolaştılar, geldiler sarışın yeşil gözlü bir binbaşıya. 
Üzümkıranlılar dizildi bir bir ve dediler ki “Komutan, gitsin erzakımız köye, aç kalmayalım kışa.” Ne yapsın binbaşı, köy var, köylü var ve onların yaşamı var, çare olmak gerek, dedi içinden.

Düşündü kendi kendine ve dedi ki;  “Biz yaşıyor ve yiyorsak bir lokma ekmek, onlar da yaşıyor, ne olursa olsun, onlar da yiyecek bir lokma ekmek.’’
Bu iş çözülmeliydi, ne pahasına olursa olsun çözülmeli, erzak gitmeli ve Üzümkıran devleti görmeliydi.
O genç binbaşı, sarışın yeşil gözlü, koydu kendi devlet yerine, dinledi bizimkileri ve koyuldu işe…
Binbaşı önce durumu kaymakama anlattı ama çare bulamadı.

Yüksekova’ya bildirdi, ama aradaki uzaklıktan olsa gerek, sesi duyulmadı.
Oysaki herkeste yetki vardı, bölgede olağanüstü hal vardı ama kimse yetkisini kullanmadı, Hakkâri Valisi bile duymazdan geldi Üzümkıran’ın çığlığını, binbaşının resmi yazısını.

 Baktı ki olmayacak binbaşı, çağırdı Üzümkıran’ı, ‘alın’ dedi erzaklarınızı, “alın ve getirin tabura, biz götüreceğiz bu erzakı”.
 İşte o zaman Şemdinli’yi görmeliydiniz, esnafını, tüccarını, bakkalını, bayram ettiler, ellerinde ne varsa, sattılar Üzümkıran’a. Şemdinli şaşırdı. Şemdinli inandı. Şemdinli güvendi. Şemdinli neyi varsa etti seferber.

Karayolları kesildi, araçlar tabura çekildi, kimi gönüllü kimi zoraki. Erzak verildi, mazot verildi. Dedi ki’ “Biz siziz, siz biz, yükleyin Üzümkıran’ın erzakını, haydi dizilin yola, istikamet Aktütün!’’

Binbaşı bir oldu onlarla, askeriyle, köylüsüyle, Şemdinlisiyle, çıktılar yola, hep birlikte, aynı yürekle. Biz diyelim yüz, siz deyin bin, koyuldular yola katar katar…
Aktütün yolu Bembo’dan geçer, Bembo’nun yolu Beyazdağ’dan. Görünce konvoyu, Beyaz Dağ bile şaşırdı, hiç görmemişti bu kadar asker, askerle beraber köylü.

 Hele ya Bembo? Aman Allah’ım dedi, bu ne çümbüş!
Durak bölüğünün askerleri, uyumadı gece gündüz, çıktı dağlara, konvoyu gözledi, korudu. Beyyurdu Gediği, sizin dostunuz, o da şaşırdı ama ne yapsın, tedbirse tedbir alınacak ve bu kervan gedikten geçecek, geçti de.

Gülle Tepeye gelince, dağlı silahlılar da öylesine şaşırmıştı ki, kimse dokunmadı, dokunamadı, tetik çekemedi, kimse durduramadı bu konvoyu.
İndik Konur vadisine, gördük Numan’ı. O da şaşkın “Neyin nesi komutanım bunca asker, bunca köylü, bunca erzak, bunca araç?’’ Bilmez ki kahraman Üzümkıran’ın bir yıllık erzakıdır bu.

Peki ya Aşkın? Kahraman asker, Aktütün yiğidi genç astsubay. Yürümüştür bütün gece on beş askeriyle, almıştır güvenliği Konur vadisinde. Zaten hakimi oydu bütün vadinin. Gelen geçen ondan sorulurdu.

Biz tedbir olsun için, biraz daha güvenlik, biraz daha fazla askerle gelince vadiye, dayamadı sordu bize;
–          Hayrola komutanım! Ne bu tedbir? Bu vadi benden sorulmaz mı? Yoksa bana güvenmiyor musunuz?

Ne yapacaksınız? Nasıl anlatacaksınız Aşkın’a, güvenlik için Aktütün yetmez, daha fazlası gerekir, diye? Güldük, geçtik, dedik gönülden ve severek onu bir evlat gibi:
–          Kusura kalma Aşkın. Biliriz buralar senden sorulur. Ama müsaade et, Üzümkıran bu işte. Kış zor, yol zor, bir de mesafe uzak, bitmez ki yol gitmekle. Hani biraz daha tedbir almakta ne zarar var! Hikmetimiz seni kırmak değildir. Biliriz kadri kıymetini. Varsa kusurumuz affola!
Biz tabur komutanı binbaşı, o tim komutanı astsubay çavuş! Olur mu, derseniz böyle bir muhabbet ikimiz arasızda? Olur olur, yüreğiniz birse olur. Sevgi, saygı ve güven varsa arada, olur.

Oldu da zaten. Bizi affetti. Biz onun hükümranlık bölgesine mecburen girdik ve o da bizi görmezlikten geldi.
 O bizim aslan astsubay Aşkın’ımız, 13 Eylül 1992’deki Aktütün çatışmasında son mermisine kadar mücadele etti ama kahpeliğe dayamadı, Berçay sırtlarında şehit düştü, çünkü bilmezdi kahpelik dağlılar gibi.

Şehit düştüğü sırtlara “Aşkın Tepesi” adı verildi! Şimdinin Aktütün askerleri, hala o sırtlarda her gün, her gece nöbet tutar ve nöbet defterine “Aşkın Tepesi” diye yazar.

Aşkın astsubayın şahadetini anlatacak kimse de kalmadı bizden başka, timi hepten şehit oldu. Bu kahraman Aşkın timinin ruhları el ele cennet bahçesinde dolaşıyor, hâlâ anlatıyorlar vadiyi ve bu vadide kalanları…

Biz yoldayız, konvoydayız, düşünceleriz karmakarışık; yolda mayın, yolda pusu, çatışma, şehit, ana, baba, evlat, emanet, alıp götürüyor bizi bizden.
Aslında siz, belki de bizden rahat, emanet etmişsiniz bir binbaşıya evladınızı, o bilmiş evlat evladınızı, geriye ne gam! Yol bir bitse kurban keseceğiz ama bitmez.

Nihayet geldik Aktütün’e. Bitti mi sanırsınız düşünceler? Hayır! Buradan erzak Üzümkıran’a gidecek ama nasıl gidecek? Yol yine kapalı ve yolda muhtemel bir pusu olabilir. Yol mahkûmda, pusu ise ölüm!

Yüzlerce insan, aç, kış, erzak? Devlet bu ya, Osman Paşa’ya bağlı en büyük helikopterler geldi, koyduk erzakı, gönderdik Üzümkıran’a gönlümüzle beraber.
 Hala anlatılır bu hikâyemiz vadi, vadi bilir kadri kıymeti, hiç unutmaz…

Şimdilerde duyduk ki bizim Üzümkıran, yıllar içinde yalnız kalınca, dayanamamış teröre, dağlıya, eli silahlı. Bırakmış ağacı, suyu, havayı, koyunu, kuzuyu, göç etmiş.
 “Cumhur, cumhur” deyip de cumhurun halini bilmezler, almışlar önce Üzümkıran’ı, yerleştirmişler Şemdinli’de Altınsu köyüne. O köy karışık, şimdi bile, çatışmada ölen dağlıların ölüleri bu köydeki mezarlığa gömülüyor, bu köylüler de selam duruyor.
Nasıl dayansın buna Üzümkıran, şehidi var, acısı var.  Altınsu ile Üzümkıran olur mu yan yana hiç! Olmamış da zaten, dayanamamışlar, oradan da göç etmişler Çatalca’ya.

Çatalca İran hudut boylarında bir köy. Köylümüz iş yokluğundan kaçakçılık yapar. Kaçak işi yapan bu vahşi dağlılardan izin almak zorundadır. Dolayısıyla kaçak terörle iç içedir, Çatalca’yla da iç içe. Çatalca ile Üzümkıran olur mu hiç birlikte! Olmamış da zaten. Orayı da terk etmişler.

Şimdilerde Durak’ta konaklıyorlarmış, onca insan, belki bini aşkın insan, çoluk çocuk...
 Devlet babanın, babalığı da kalmamış anlaşılan, bir baba öz evlatlarını sokağa atar mı hiç! Bırakmış Üzümkıran’ı kaderiyle baş başa, yazık, bize, yazık, hepimize yazık.

Ah Üzümkıran ah, neler çektin sen neler, gören bilir yaşayan bilir.

Aslında acı çeken yalnız onlar değil ki; Şıh Hacı Reşit Beğe ne demeli? Biz beraberdik onlarla, beraber savaştık bu silahlı yabanlara karşı. Kendisi hem hacıydı hem beğ. Olur mu beğden korucu, diyeceksiniz ama olur.
 Hacı Reşit Beğ korucu oldu o zamanlar, bize güvendi. Aldı silahı, önce duvara astı. Onun korucu olduğunu duyan hainler saldırdı mı dört bir yandan Horyürek’e, acımasızca, kalleşçe.

Baktı çare yok, aldı duvardan silahı. Geçit vermedi hainlere köyünden, toprağından. Önce oğlu şehit oldu, sonra yakınları bir bir. Köy, Hakurk denen hainlerin toplanma ve eğitim merkezinin tam ağzında. Ağzını açan terörist Horyürek’i yemek istiyor, yüreğini göğsünden çıkarmak istiyor.

Hakurk, o bölgede Hakurk olduğu sürece, nasıl dayansın Hacı Reşit Beğ! Nereye kadar dayansın Hacı Reşit Beğ! Çaresizlik aldı köyünü, çıktı Gelişen’e, karakola yakın, güvenli olsun diye.

Kolay mı yeri yurdu terk etmek? Zor hem de çok zor. Hep deriz ya ateş düştüğü yeri yakıyor ve canı yanan biliyor bunu, seyreden değil. Duyduk ki sonradan geri dönmüş köyüne ama daha yorgun, daha yaşlı ve daha çaresiz…
Erzaklarını bıraktık Üzümkıran’ın, aştık Aktütün’ü, indik vadiye geri dönüş için, önde biz ve şoför.

Biz yine düşüncelerdeyiz ve öldürüyor bizi, bir Üzümkıran’la iş bitmiyor ki, koca Şemdinli var bir yanda, Çekiç Güç’ün desteğiyle güç olmuş binlerce dağlı var dağlarda. Bizi düşünmeyelim de kim düşünsün? Havada ölüm var, ölüm kokusu var, duyuyor bunu insan.
Bu düşüncelerle indik vadiye. Siz zaten vadinin dostlarısınız, hepsini tanır ve seversiniz. Konur’da Kerem’in çayını içtik. Çıktık Yeşilbayır’a.

O zamanlar Numan hayattaydı, hain pusuda şehit düşmemişti henüz. Yemek hazırladı bize, yedik, konuştuk, helalleştik, derken oradan da çıkıp tekrar yola koyulduk…

Yol uzun. Yeşilbayır’dan sonra geçtik Mehendi Deresini. Vadiden çıkış bu;  sola bakın Gülle Tepeye, mutlaka sizi gözleyenler vardır, tedbirli olun.
Gediği aşarsanız mesele yok, ağır ağır, düşüne düşüne, Şemdinli’ye doğru süzülün. Biz de sizin gibi yaptık. Sola baktık, tedbir aldık ve süzüldük Şemdinli’ye doğru.
İşte o zaman bir mucize oldu! Ne mi oldu? Anlatalım…
–          Kartal-1 Kartal, Kartal-1 Kartal, cevap verin tamam.
–          Dinliyorum Kartal. Konuşan Kartal-1 tamam.
Aradan yıllar geçti. O kahraman Üzümkıran, ta uzaklardan haber göndermiş bize,“Bizi hatırlayın” diye. Nasıl anlatalım bilmem ki, hatırlamak için unutmak gerek.


Peki ya hiç unutmadığınızı nasıl hatırlayacaksınız? Üzümkıran bizi bilir, biz Üzümkıran’ı. Unutmak ne demek! Onlar bizim canımız! Can, canını unutur mu hiç! Rahat olun biz yanınızdayız!

Telsiz öyle bağırıyor ki, dayanamadım:
–          Kartal, Konuşan Kartal-1, notunu bildir tamam.
–          Kartal-1, sizi evden arıyorlar tamam. Uygunsa telsizden bağlayıp görüşme sağlarız tamam.
Ne ev mi? Ev? Ev ne? Ailem mi? Bizi kim arıyor? Kızım mı? Ayşe!  Oğlum Murat mı?
–          Kartal-1, telefonu bağlıyorum, tamam.
Bu öyle bir görüşme ki; telsizci sabit telefonun ahizesini telsizin almacına yaklaştırır, mandalı basılı tutar, siz konuşursunuz karşı dinler, karşı konuşur siz dinlersiniz.

 Biz bu olayı hiç mi hiç unutmadık. Bu telefonda özel hayatımızla ilk kez biz vardık; kızım, oğlum, eşim.
Bu çağrı bize dedi ki; sen yaşıyorsun, senin de bir çocuğun var, bir hayatın var, seni özleyenler var, düşünenler var! Dedi ki, sen hayattasın! Toparlandık birden ve dinlemeye başladık bize anlatılanları, özel hayatımızdan.
Bize dediler ki, kızın ve oğlun yüzme yarışlarına katılacak. Sen ne dersin? Oğlum ve kızım yüzme yarışlarına mı katılacak?
O anda tekrar yaşama döndük ve bir an için unuttuk her şeyi. “Aferin, katılsınlar’’ diye cevap verdik. Fazla da uzatamadık, telsiz bu, resmi iş, üstelik herkes dinler.


O telsiz çağrısı, yaşamla ölüm arasında bize bir köprü oldu. Tüm mutluluğumuz acı bir gülümsemeydi ve bu gülümseme yol boyunca hep bizde kaldı.
Nereye kadar? Deyin ki üç saniye, beş saniye ama biz o anı yaşadık. Dünyada var olduğumuzu o an anladık. Mutlu olduk, yaşamda bulunmaktan ama sadece ve sadece o an için…

Hadi geri dönelim vadiye. Biliyorsunuz yeşil gözlü Numan’ın Yeşilbayır’ından çıktık. Gülle Tepeyi geçtik. Beyyurdu Gediğine vardık. Hatırlayın bakalım sonra ne vardı? Elbette ki sonrası Beyaz Dağ.

Hani demiştik ya; “Şemdinli’den çıkıp Bembo Vadisine girerseniz, mutlaka fedakâr arkadaşlarınız geceden tedbir alsınlar orada ve siz sağ salim geçesiniz.” diye.
Almışlar tedbiri, sağolsunlar, geçtik Beyaz Dağı, Durak’taki asker arkadaşlarımızı selamladık. Asfalta çıktık ve yolumuz yine Şemdinli…

Görüyorsunuz işte, bir resim, sayfa başında size sunduğumuz bir resim, nasıl da alıp götürüyor insanı, uzaklara, yıllara, dağlara.
Konur’un üstündeki Çarçella için isyan türküsü çığırmış bizim dağlılar, onca yıla rağmen hala akıllanmamış bunlar.

Çarçella demek, ateş demektir, oynarsanız eğer ateşle, yakar sizi yakar...

Erdal Sarızeybek
 

Bunlar da İlginizi Çekebilir

SARIZEYBEK MEDYA

Güncel Haber www.sarizeybekhaber.com.tr
Güncel Araştırma www.bilgeturksam.com
Video Haber www.sarizeybek.tvfran
Özel Haber www.erdalsarizeybek.com.tr
KİTAP www.sarizeybekhaber.com.tr
ÖZGEÇMİŞİ