Ana Sayfa
24 Mayıs 2017 ( 2487 görüntülenme )

Mekke Şerifi Hüseyin "Türk Ordusu Kabe’yi Bombalayacak" dedi ve...

Mekke Şerifi Hüseyin de Türk Ordusu Kabe’yi Bombalayacak, Demişti…
 
Kutsal Dinimizi Şahsi ve Siyasi Çıkarlara Alet Etmek Alçaklığı, Mekke Şerifi Hüseyin’le Başladı…

İngilizlerle anlaşan ve Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya karşı hareketine meşruluk kazandırmak ve Müslümanların desteğini sağlamak için, İttihat ve Terakki yönetiminin dinsiz olduğunu ve uygulamalarının Kur’an’a ve Şeriat’a aykırı olduğunu iddia eder.

Müslümanların kendisini desteklemesi ve İttihat ve Terakki’nin elinde tutsak durumda olan Halife’nin kurtarılması için Arap dünyasına çağrıda bulunur.  Bu çağrı pek dikkate alınmaz. Hatta büyük bir çoğunluk Hüseyin’i kınayarak hainlikle suçlar.

Kutsal dinimiz siyasi ve şahsi çıkarlara alet edilmesinin önünü ilk kez Şerif Hüseyin burada açmıştır.

 İşte Şerif Hüseyin’in halkı Türk Ordusu'na kışkırtmak için yayımladığı bildiri:
 ‘...İttihadçılar, yaptıklarıyla yetinmeyerek Allah'ın kitabını da tahrif etmeye kalkıştılar.İstanbul'da yayınlanan ‘İçtihad' gazetesi sultanın, sadrazamın, şeyhülislámın, vezirlerin ve parlamanterlerin gözleri önünde peygamberimize hakaret etmekten çekinmedi. Kur'an'ın áyetlerini, özellikle miras hukukuyla ilgili hükümlerini bozmaya cesaret etti.
Yaptıklarını káfi görmeyen İttihadçılar, İslam'ın beş şartından biri olan oruç tutmayı da ortadan kaldırmak istediler.  Mekke'de, Medine'de ve Şam'da bulunan askerlere Ramazan ayında oruç tutmamaları emredildi. Bütün Müslümanların yanısıra yabancılar da bu durumun şahididirler.
...Mekkeliler'in hayatlarına ve şereflerine karşı yapılan saldırıları protesto maksadıyla düzenledikleri bir gösteride, İttihadçı bir kumandanın emriyle halkın üzerine ve Kábe'ye top ateşi açıldı.  Kutsal Hacer-i Esved'in bir ve üç metre ilerisine iki mermi düştü. Kábe'nin örtüsü, bu mermiler yüzünden alev aldı.
 
Vaziyeti gören halk ateşi söndürmek için Kábe'nin üzerine tırmanmaya çalıştığı sırada askerler topları yeniden ateşlediler ve masum halktan birçok kişi şehid oldu . Halk günler boyu Harem-i Şerif'e giremedi ve Kábe'de namaz kılınamadı. 
Hicaz halkı işte bu gibi sebeplerle ve İslam'ın geleceğini böyle kişilerin ellerine bırakmamak düşüncesiyle artık bağımsızlığını ilán etmeye karar vermiştir.  Gücünü imanından ve kahramanlığından alan halkımız, yeni kahramanlıklarını tarihin sayfalarına altınla nakşedecektir! 26 Haziran 1916”                                                                                                                                                                                                                                                    
        10 Eylül 1916’da yazdığı bir başka bildiri;
“...İktidarda bulunan İttihad ve Terakki, savaş bahanesiyle halkın üzerindeki baskılarını daha da arttırdı ve koskoca imparatorluk bu diktatörlerin şeytani emellerine álet edildi. 
İttihadçılar'ın liderlerinden olan Cemal Paşa, Şam'da canının istediği kişiyi asıyor yahut vurduruyor. Orada açtığı bir gece kulübünde Şam'ın önde gelen ailelerinin kızlarını hizmetkár gibi kullandırıyor. Skandallarla dolu bu içkili umumhanede toplu seks partileri düzenleniyor ve Paşa subaylarına kendisine refakat etmelerini emrediyor. Verilen demeçlerde dini ve milli duygularımıza hakaretler ediliyor.
Cemal Paşa'nın bu davranışları İslam dinine, Türk ve Arap ádetlerine saygısızlığın tam bir örneğini oluşturuyor. İşte bu yüzden, İslam dünyasındaki bütün kardeşlerimi bu yıkıcı, bozguncu, aptal ve alçak kişilere itaat etmemeye çağırıyorum. Allah'a itaat etmeyenlere itaat edilmez!...”
 
Şerif Hüseyin’in bu bildirilerinde kullanılan ana temalarla, bugün kod adı Ergenekon olan soruşturmada kullanılan; ’Türk Askeri Fatih Camiini bombalacaktı’, ‘ Askere kışlada oruç tutturmuyorlar’, ‘ Namaz kılan Türk Ordusu’ndan atılıyor’, ‘ Bunlar sarhoş, içki içiyor’, ‘Mehmetçiği uşak gibi kullanıyorlar’ gibi konulara vicdan ile baktığınızda, neredeyse birbirinin aynı olduğunu görmememiz için gözlerimizin, yüreğimizin ve inançlarımızın kara olması gerek, hem de kapkara…
 
Biz Türkler hem Müslümanlığa, hem de Müslümanlığın kutsal sayılan topraklarına gönül vermiş, can ve kan pahasına korumuş asil bir milletiz. 
Biz, bir avuç askerle Medine’yi korurken , Peygamber sülalesinden geldiği söylenen Mekke Şerifi Hüseyin bizi sırtımızdan vurmuştur, ama hala sesimiz çıkmaz bizim.
 
Bizim Araplardan, bu Peygamber sülalesinden geldiklerini söyleyenlerden korkumuz yoktur, ama biz şundan korkarız;  Yüce Peygamberimizin, bu Arapların yapmış olduğu ihanetleri duyduğu zaman incinmesinden korkarız, bu nedenle sesimiz çıkmaz bizim.
 
 Bu Mekke Şerifi Hüseyin’in ihanetlerine yakından tanık olanlardan bir önemli şahsiyet de Falih Fıfkı Atay’dır. 
 Bakınız İstanbul için ne diyor, bu sözü alıp günümüze taşıyın;
“Vatan kaybı İstanbul’da çabuk unutulur…”
 
Osmanlı’dan çocuklarımızın öğreneceği çok şey var; nerede yanlış yaptık ve neden kaybettik, bunu bilmeleri gerek. 
Bu amaçla da önce Falih Rıfkı’dan, Çankaya’dan, Zeytindağı’ndan başlamaları gerek;
“… Zeytindağı’nın tepesindeyim.
Lut denizine ve Gerek dağlarına bakıyorum.  Daha ötede, Kızıl denizin sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var, Suriye var, bir yandan Suveyş kanalına, öbür yandan Basra körfezine kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bayrağımız!
 Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.
Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi. Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı.

Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen tek şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor.  Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz…
Halep’in esas familyalarının asılları Türklerdi. Osmanlı imparatorluğunda itibar, azınlığın imtiyazı olduğu için ve Türk unsuru imtiyazsız olduğu için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi.  Suriye, Filistin ve Hicaz’da, “Türk müsünüz” sorusunun birçok defalar cevabı “estağfurullah” idi…”
 
Hatırlıyorum da, Nazlı Ilıcak ile Başbakan Erdoğan bir televizyon programında söyleşiyor. Ilıcak soruyor, Erdoğan cevap veriyor.  Mesele, nihayetinde, Falih Rıfkı’nın anlatmak istediği “Türk olmak” konusuna geldi. 
Başbakan Erdoğan’ın cevabı aynen şu oldu, bu konuşmaya gazeteci, yazar Emin Çölaşan tanıktır;
“Türk olmaktan gocunmuyorsanız kendinize Türk diyebilirsiniz...”
 
Ya Medine? Sırtımızdan vurulduğumuz Medine? Bakın Falih Rıfkı’ya, ne hatırlatıyor bize;
“…Ne Medinesi?
Bir gün aşağı geçecek bir kıtayı selamlamaya inmiştik. Tren varken, Adana’dan beri yayan yürümekte idiler.
Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidiyorlardı, ADEN’e! …
İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektedir.
Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi

Halep’ten Aden’ kadar süren o koca memlekette bir Arap meselesi vardı zannetmeyiniz.Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı idi… Filistin için tehcir(göç ettirme), Suriye için tedhiş( zor kullanma) ve Hicaz için ordu kullandık. Yafa kıyılarında Balfur’un beyannamesini bekleşenhesaplı Yahudiler, bu uğurda kafa değil, bir portakal bile feda etmediler.
Hicaz ayaklandı, Suriye ise sustu…”

Kıssadan hisse artık okurların yüreğinde…

Erdal Sarızeybek
    

Bunlar da İlginizi Çekebilir

SARIZEYBEK MEDYA

Güncel Haber www.sarizeybekhaber.com.tr
Güncel Araştırma www.bilgeturksam.com
Video Haber www.sarizeybek.tvfran
Özel Haber www.erdalsarizeybek.com.tr
KİTAP www.sarizeybekhaber.com.tr
ÖZGEÇMİŞİ