Ana Sayfa
07 Aralık 2016 ( 261 görüntülenme )

Tevrat'a Göre İsrailoğullarının En Büyük Korkusu!

Tevrat yazıyor...
  İSRAİLOĞULLARINI DURDURACAK TEK GÜÇ: TÜRKLER
 

Dünyadaki tüm tarihçilerin ve tarih konusunda araştırma yapanların da Yahudi Tarihi deyince başvurdukları ilk kaynak 39 kitaptan oluşan Tanah ve bunun ilk beş bölümü olan Tevrat’tır.
 
Yine size bu araştırmada kaynak olarak sunmuş olduğumuz Oded Yınon imzalı ‘İsrail İçin Strateji’ ile Ralph Peter’s imzalı ‘ BOP’ olarak bilinen stratejik makale ve ekindeki haritası açık kaynaklardır, her ikisi de ilgili yerlerde yayınını sürdürmektedir.
 
BOP Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisi’nde, BİP ise Dünya Siyonist Dergisi’nde yayınlanmıştır ve yayınlanmaya da devam edilmektedir. Ne yazık ki Türkiye’yi hedef alan bu yayınların kaldırılması için de bir çaba görünürde yoktur.
 
Bizim İsrailoğulları’yla bir sorunumuz olamaz; herkesin ülkesi kendine, yeter ki bizim toprağımıza kimse göz koymasın.
 
Ülkemizdeki İsrailoğulları’yla da bir sorunumuz olamaz; vatan hepimizin, kaynakları hepimizin yeter ki yönetenler ve onları destekleyenler sahip olduğumuz gücü bize karşı kullanmasın ya da ülkemizin gücünü İsrail’in hizmetine kimse vermesin.
 
Bu düşüncemiz ABD için de geçerlidir, AB için de, kimseyle savaşmak gibi bir düşüncemiz yoktur, ama İsrailoğulları’na hizmet adına varlığımız ve bekamız tehlikeye düşürülürse eğer, savaşı da göze almaktan da bu ülkede kimse kaçınmaz.  
 
Amerika’nın Orta Doğu’daki plan ve tasarıları açıktır; yeniden vurgulamak gerekirse eğer, bölge ülkelerini parçalayıp küçük ve zayıf devletçiklere dönüştürmek yoluyla küresel emperyalizme karşı çıkma güçlerini yok ederek yer altı ve üstü kaynaklarına el koymaktır. 
 
Bu temel amaç çerçevesinde, bu coğrafyadaki ileri karakolu olan İsrail’e tehdit olabilecek Müslüman ülkeleri parçalayarak içlerinden yeni İsrailoğulları yaratmak suretiyle müttefik devletler bloğu oluşturmaktır. Yine bu temel amaçtan ayrılmadan, ABD-AB-İsrail üçlemesiyle, başta Rusya ve Çin olmak üzere doğu bloğunda yer alan emperyal devletlere karşı dünyaya hakim olacak yeni bir güç yaratmaktır.
 
Bu amaçlar içinde İsrailoğulları ve kutsalları sadece bir araçtır. Çünkü böylesi bir gizli ya da açık savaş kamuoyu desteğini alınmadan yapılamaz. Nasıl ki Türk kamuoyu Suriye’ye müdahaleye destek vermediği için Erdoğan siyaseti askeri müdahalede bulunamadıysa, benzer şekilde Avrupa ve Amerika kamuoyu da böylesi bir küresel plana ve operasyona(BOP-BİP) destek vermez ise gerçekleştirilmesi mümkün olmayacaktır.
 
 Bu nedenle ortaya İsrailoğulları’nın kutsalları atılmıştır; Tanrı Krallığı, Siyon, Mesih gibi kutsallar oynanarak önce evanjelizm çıkarılmış ve Kıtab-ı Mukaddes adıyla Tanah/Tevrat ile İncil birleştirilmiştir.
 
Amaçları, Yahudi ve Hıristiyan toplumları din kutsalları etrafında birleştirerek Ortadoğu’daki emperyalizmin kirli yüzünü kutsal bir maskeyle gizleyip kamuoyu desteği sağlamaktır.
 
Kime karşı: Elbet ve ne yazık ki Müslüman ülkelere karşı, çünkü coğrafyaları tehdit altında olan bu ülkelerdir. Bu aynı zamanda ve yakın gelecekte Nil’den Fırat’a uzanan coğrafyada olası büyük ve kutsal bir savaşı da işaret etmektedir. Çünkü Nil-Fırat ekseni öylesine gerilmiştir ki, İsrailoğulları’nın Tanrı Tapınağı’nı yeniden inşa gerekçesiyle Müslümanlar’ın kutsalı olan sadece Mescid-i Aksa’ya karşı girişeceği bir kışkırtma, bir anda ortalığı karıştırabilecek ve bölge coğrafyasını büyük bir savaşa sürükleyebilecektir.
 
Türkiye kutsalların bu savaş oyunlarında şu ana kadar nerede durmuştur?
 
Türkiye 12 Eylül darbesiyle Özal siyasetini iktidara taşıyarak zaten bu oyundaki yerini az veya çok belli etmiştir. Burada nirengi noktası ABD’nin BOP ve İsrail’in yeni savaş stratejileri içindeki Kürdistan Projesi’dir. Çünkü bu proje bölgenin en güçlü ülkeleri Türkiye ve İran’ı, yanında da Irak ve Suriye’yi hedef almıştır.
 
Eğer oyun kurgulandığı gibi yürütülebilirse, 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek emelinde olan ABD ve onun bu oyundaki müttefiki İsrail’in yeni hamleler geliştirmesine olanak sağlanacaktır.
 
Bu nedenle ‘Kürdistan’ projesi büyük oyunun temel taşıdır. 
 
Türkiye bu resmin neresindedir diye sorulduğunda, izlenmiş olan siyasetin son otuz yıllık geçmişine bir göz atmak şarttır, Özal dönemine, 1991 ABD-Irak savaşına. Çünkü bu proje önceden hazırlamış olsa da, 1991 ABD-Irak savaşıyla fiilen yürürlüğe konulmuştur. Türkiye’nin bu savaştaki ve sonrasındaki izlediği siyaset bize açıkça Türkiye’nin resmin neresinde durduğunu gösterecektir.
 
Kürdistan projesinin iki ana figüranı vardır; biri PKK’sıyla Öcalan, diğeri de permergesiyle Barzani’dir. 1991’de Özal’ın izlediği siyaset sonucu, Irak kuzeyinde peşmerge olan Barzani ‘Özerk Kürdistan Bölgesel Yönetim Lideri” yapılmıştır.
 
Savaş öncesinde sayıları birkaç yüzü geçmeyen PKK ise, savaş sonrasında sayıları on binleri aşkın silahlı bir güç haline getirilmiştir.
 
Yani Özal siyaseti ABD-İsrail yörüngesinde harekete ederek bu küresel oyunda bu küresel güçlerin yanında yer almış ve projeyi işletmiştir. Bu tespitimiz, ABD-Irak birinci savaşının ortaya koyduğu kesin sonuçlara dayanmaktadır ve Genelkurmay tarafından da doğrulanmıştır. Kaynak olarak “İhaneti Gördüm[1]   kitabı incelenebilir.
 
Gelelim İkinci ABD-Irak savaşına; yıl 2003, Kürdistan projesi figüranı Barzani, Erdoğan siyasetinin izlediği yol sonucunda özerklikten Federe yönetime geçmiş ve Barzani ‘Kürdistan Federe Devleti Başkanı’ yapılmıştır.
 
İkinci figüran PKK ise silahlı güçten siyasi güce kavuşturulmuştur; Habur yoluyla halk desteği verilmiş ve bugün Özerk Kürdistan çığlıkları Doğu’nun dağlarında yankılanmakta ve yankılanmaya da devam etmektedir.
 
 
Bu durum bize açıkça göstermektedir ki Türkiye Özal’dan günümüze, Ecevit’in üçlü koalisyonu hariç, izlediği siyaset ile doğrudan ABD-AB-İsrail’in küresel oyununa destek vermiş ve bu güçlerin yanında hareket etmiştir. Kürdistan projesi de bu destek sayesinde işlemesini sürdürmüştür. Bu tespitlerimizin kaynağı olarak da Kurt Kapanı kitabı incelenebilir [2].
 
Gazeteci yazar Arslan Bulut’un tespitleri de bu çerçevede dikkatle izlenmelidir:
-        “Irak’taki Kürt yönetiminin ekonomik alt yapısını Türkiye kurmuştur. Irak ordusunun subaylarını, Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanlığı döneminde verilen emirle Türk subayları eğitmiştir. Yani çekirdek devlete de Türkiye’yi o dönemde yönetenler ebelik yapmıştır. Şimdi, Suriye’yi de parçalayıp, Akdeniz’de limanı olan bir Büyük Kürdistan tasarlıyorlar. Evet, Büyük Kürdistan’ın ebeliğini de Suriye’yi karıştırmak görevi verdikleri AKP iktidarı üzerinden Türkiye’ye yaptırıyorlar. Türkiye’yi Netanyahu yönetseydi, bu kadar ileri gidemezdi [3]…”
Peki, ne pahasına? 
 
Kendi ulusal çıkarlarını yok saymak ve kendi ulusal bütünlüğünü parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak pahasına.
 
Bu siyaset Türk milleti ve devletinin izleyebileceği bir siyaset olabilir mi?
 
Asla! İşin özünde bu siyaset sahiplerinin vatana ihanet suçundan yargılanması gerekir, çünkü bilerek ve kasten, anayasa ile teminat altına alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü fiilen tehlikeye düşürmüşlerdir. Umarız tarih bizi yanıltmayacak ve anayasa ile korunan Türk milli menfaatlerini yok sayanlar, yaptıklarının hesabını bir gün mutlaka adalet önünde vereceklerdir.
 
Kısacası Türkiye’de Özal’dan başlayıp Çiller ve Erdoğan’la süre gelen siyasetler hem küresel Kürdistan projesinde, hem BİP ve BOP projelerinde aktif olarak rol amış ve bunların gerçekleşmesi için de kendi ulusal çıkarlarımızı yok saymıştır.
 
Peki, niye yaptılar bunu derseniz, ülkemizi yönetenlerin kime hizmet ettiğine iyi bakmalı deriz, İsrail’e mi yoksa Türkiye’ye mi? Yine de ‘neden İsrail’e hizmet ediyorlar’, diye sorarsanız, bu durumda biz de Mustafa Kemal’in şu özdeyişi ile bir cevap verebiliriz:
"Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyi cok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgecmesin!.."
 
Hal ve şartlar ne olursa olsun, şu husus açıkça bilinmelidir ki Türkiye çaresiz değildir.
 
Türkiye küresel güçlerin akıntısına kapılıp gidecek kadar zayıf ve güçsüz bir ülke de değildir. Her şeyden önce Türkiye’nin insan ve ekonomik kaynakları vardır; genç ve dinamik bir nüfusa sahiptir.
 
Türkiye’nin zengin kaynakları vardır; sular, madenler ve diğer enerji kaynakları. Aksini düşünenlerimizin mutlaka dünya tarihine ve özellikle Orta Doğu tarihine iyi bakması gerekmektedir. Çünkü yeryüzünde ilk insan uygarlıkları bu coğrafyada doğmuştur; Etiler, Hititler, Lidya, Frigya, Med, Pers, Babil, Asur, Roma, Bizans ve biz Türkler. Öyle ya, bir insan yaşamı için gerekli olan her şey burada olmasaydı, dünyanın en zengin kaynakları burada olmasaydı insan uygarlığı burada doğmuş olabilir miydi, mesele bu kadar açıktır.
 
 Bakınız binlerce yıl öncesi Nuh Tufanı’na, Tanah/Tevrat’a göre nerede çıkmıştır, bu coğrafyada. Nuh’un Gemisi nerede karaya oturmuştur; Ağrı Dağı’nda, bizim coğrafyamızda. İsrailoğulları hangi coğrafyada yolculuk etmiştir; Nil’den Fırat’a, yine bu coğrafyada. Bu konuda hiç şüphe yoktur ve Türkiye’nin küresel güçlerin uydusu olmayacak kadar zengin kaynakları vardır.
 
Bölge coğrafyasının önemini ortaya koyan bir diğer husus ise insanlık uygarlığı ile birlikte dinlerin de bu coğrafyada doğmuş olmasıdır; Yahudilik, Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık. Nil-Fırat ekseni ve eksendeki Türkiye dünyanın merkezidir.
 
Eski kıta olarak adlandırılan Asya, Afrika ve Avrupa’nın tam ortasındadır. Her üç kıtanın geçiş yolları üzerinde bir köprüdür. Asya’dan gelen enerjinin en kısa yoldan nakli Türkiye üzerinden yapılmaktadır.
 
 
  Türkiye’nin üç denizde kıyısı vardır ve bu yolla Ege, Akdeniz ve Karadeniz’i kontrol etmektedir. İstanbul Boğazı başlı başına bir güçtür. Bu coğrafi durum Türkiye’ye stratejik güç kazandırmaktadır; ticaret, enerji, nakil alanlarındaki iletişim ve ulaşımın kontrol ve geçiş noktası olarak. Dolayısıyla sahip olduğu genç ve dinamik nüfus, coğrafyasından aldığı stratejik güç ve yine sahip olduğu kaynakları ile Türkiye, yönetilen değil yöneten bir güç durumundadır. 
 
Ayrıca Türk tarihi mevcut güçlerimize ayrı bir anlam kazandırmaktadır. Adı sömürgeciler olarak bilinen İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya gibi Birinci Dünya Savaşı’nın süper güçlerine karşı girişilen savaştan Türk milleti galip çıkmıştır.
 
Ve dünyada yapılmış savaşlar içinde, bütün Hıristiyan ülkelerin birleşip, İtalyan, Yunan, Bulgar, Sırp, İngiliz, Fransız, Rus, Gürcü, Ermeni ve hatta Yahudilerin bir olup müştereken saldırdıkları tek ülke Türkiye’dir, buna karşın yedi düveli aşan bu büyük güce karşı muhteşem bir kurtuluş savaşı vererek kazanan tek millet de Türk milletidir.
 
 
Söylediklerimizin eksiği var, fazlası yoktur; bu konuda Türk tarihi bir kez daha incelenebilir, Turgut Özakman’ın ‘ Şu Çılgın Türkler’ kitabı bir kez daha okunabilir. Çanakkale savaşları ve büyük taarruza bakılabilir. İşte bu görkemli Türk tarihi Türkiye’ye ayrı bir güç kazandırmaktadır.
 
Biz Türk milleti olarak yalnız bu cografyanın değil, bizden önce bu coğrafyada yaşamış olan tüm uygarlıkların da sahibi olarak yaşayan son uygarlığız. Roma, Bizans nerededir; Anadolu medeniyetler müzesinde ama biz Türkler hayattayız ve ülkemizin hem bugün hem de geçmişiyle sahibiyiz, bizim gücümüz işte budur.
 
 
Türkiye’nin, geçmişteki yanlış siyasetinin bir sonucu olarak gelmiş olduğu bu noktada iki seçeneği vardır; ABD-AB-İsrail’in bir uydusu olarak yola devam etmek ya da sahip olduğu güçleri siyasi ve diplomatik alanlarda kullanarak bu küresel oyuna karşı çıkmak.  Türkiye’nin bu iki seçenek dışında bir ara seçeneği ise yoktur.
 
Peki, ne yapılabilir?
 
  Önce Türkiye eğer ABD-AB-İsrail’in küresel siyasetine hizmet etmeyi sürdürürse olacakları sıralayalım: Er ya da geç, Türkiye’nin anayasa ile teminat altına alınmış olan ‘ ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ parçalanacaktır, çünkü projenin hedefi budur zaten.
 
Özelleştirmeler yoluyla, sahip olduğu yer altı ve üstü tüm kaynakları bu küresel güçlerin yönetimine geçecek ve Türkiye kendi kaynaklarını yönetemediği için asla öz ekonomik bir kalkınma gerçekleştiremeyecektir. Bu da halkımızın yoksul ve küresel güçlerin elinde güdülen bir sürü haline getirilmesi sonuçlarını doğuracaktır.
 
Fakir devlet, yoksul halk denkleminde genç beyinlerimiz yine bu güçler tarafından sınav usülü tek tek seçilecek ve bir zamanlar Osmanlı’nın yaptığı gibi devşirilerek Türk’e yabancılaştırılacaktır.  
 
Dinlerarası diyalog yoluyla Müslümanlık yozlaştırılacak ve Ruhban Okulu ve Fener Rum Patriği eliyle halkımız içinde bir Hıristiyanlaştırma furyası başlayacaktır. Öyle ya Anadolu’da bütün kiliseleri ayine açarsanız, bu kiliselerin cemaati kim olacaktır?
 
Eğer ki Türkiye ABD-AB-İsrail’in peşinden gitmeye ve tüm kaynaklarını bu güçlerin hizmetine vermeye devam ederse, yakın ya da uzak gelecekte Anadolu’daki Türk ve Türk tarihi silinecek, Müslümanlığın yerini Hıristiyanlık alarak yeni Bizans kurulacaktır ki bu da ‘ biz Türkler için yok olmak’ demektir. Bu bir kehanet değil, yaşadıklarımızdan çıkarılan sonuçlardır.
 
Türkiye’nin ikinci seçeneğine, yani Türkiye’nin sahip olduğu güçleri siyasi ve diplomasi alanında kullanarak bu küresel güçlerin oyununu bozma meselesine gelince…
 
Düşmanımın düşmanı dostumdur, deyişinden hareketle ABD ve İsrail’in hedefinde hangi ülkeler varsa Türkiye bu ülkelerle bir işbirliğine gitmek durumundadır; Türkiye ve Hazar kıyısındaki Türk devletleri,  İran, Irak, Suriye, Ürdün, S. Arabistan, Pakistan, Afganistan, Libya, Fas, Tunus, Cezayir…
 
Ayrıca Türkiye bu küresel güçlere rakip güçlerle işbirliğini geliştirmek durumundadır, Rusya, Çin, Hindistan gibi.
 
Türkiye asla çaresiz değildir; ilk yapılacak iş yakın çevremizdeki hedef ülkelerle ittifak kurarak bir blog oluşturmak ve ardından da Hazar kıyısındaki Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Azerbaycan ile bölgesel ittifaklara girerek ikinci bir blog meydana getirmektir.
 
Bunun kısaca ifadesi şu olur: Türkiye AB ile girdiği Gümrük Birliği anlaşmasını masaya yatırır ve kar/zarar durumunu dikkate alarak bu anlaşmayı gözden geçireceğini ilan eder. Ardından Avrupa Birliği üyelik sürecini, yine gözden geçirmek gerekçesiyle askıya alır. Elbet bu arada yeni pazar alternatifleri de ortaya çıkarılmış olur. Bu noktada Türkiye’nin çözmesi gereken en kritik konu, belki de ABD ile olan ilişkileridir. Çünkü askeri silah tedariki büyük oranda bu ülkeyle yapılmaktadır.
 
Peki, nasıl bir ilişki?
 
  Türkiye’nin izlemesi gereken yeni siyasetinde ABD karşıtı olmak, AB ve İsrail karşıtı olmak gerekmemektedir ya da bu ülkelere karşı savaş ilanına da gerek yoktur. Bütün mesele ilişkileri karşılıklı ulusal çıkarların korunması temeline oturtabilmektir, bunu yaparken de devletin devlet olma özelliğine yaraşır onurlu bir siyaset izlemektir.
 
Bugün ABD bir devlettir, biz de devletiz. Türkiye çıkarlarının çatıştığı her noktada her zaman bir kırmızı çizgisinin olduğunu ve bunu korumak için savaşı göze alacağını herkese göstermek zorundadır.
 
Ne yazık ki bu konuda iyi bir sınav verilememiştir; Barzani’nin Kerkük’ü işgali ile PKK’nın silahlı güce kavuşması savaş nedeni sayıldığı halde, Erdoğan siyaseti bu kırmızı çizgilerin çiğnenmesi karşısında tek bir adım dahi atmamıştır. Bu Türkiye’nin güç kaybına yol açmış olup düzeltilmesi şarttır. PKK’nın Irak kuzeyindeki varlığı Türkiye’nin bu kararlılığını göstermesi için kaçırılmaması gereken bir fırsattır, çünkü uluslarası hukukun müdahale hakkı tanıdığı bu konuda, ABD’ye rağmen Irak’a yapılacak bir askeri harekat Türkiye’ye kaybettiği gücünü geri kazandırabilecektir.
 
Öncesinde açıklandığı gibi, Türkiye ABD ile masaya bir devlet gibi oturmalı ve kendi çıkarlarını koruyacak ilişkiler kurmalıdır. Bu konuda Türkiye’nin kullanabileceği çok önemli kozları vardır; İncirlik ve Malatya gibi ABD üslerinin kapatılması, NATO’nun askeri kanadından geri çekilmesi, Türk hava sahasının ABD uçaklarına kapatılması, Habur Gümrük Kapısı’nın kapatılması gibi.
 
Bu kozları oynamak demek, karşılıklı tüm anlaşmaları iptal etmek demek de değildir, önemli olan kozu kullanabilmektir. Kaldı ki bunlar temel kozlarımızdır, bunların gerisinde yabancı sermaye, özelleştirme, bankacılık, ithalat ve ihracat rejimlerinde yapılacak olası düzenlemeler bugün ABD-AB-İsrail için avantajlı gibi görünen birçok konuyu bir anda olumsuza dönüştürebilecek ekonomik kartlarımızdır.
 
ABD’nin Türkiye’nin böylesi bir tavrına karşılık kullanacağı tek silah belki de ambargodur, olabilir, Kıbrıs harekatında aynı kozu oynamış ama sonuç alamamıştır. Demek ki ABD’ye rağmen politikaları Türkiye uygulayabilmektedir. AB ilişkilerinde ise başlangıç için AB’ye üyeliğin askıya alınması ile Gümrük Birliği anlaşmasının feshedilmesi, Avrupa’yı izlemekte olduğu ‘efendi’ siyasetini değiştirmeye zorlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkacaktır.
 
Peki ya İsrail?
 
 İsrail’in başta Filistin olmak üzere diğer Arap ülkelerine karşı izlediği çatışma siyasetini Türkiye’nin desteklemesi mümkün görülmemektedir. Kaldı ki Türkiye halen İsrail’e verdiği desteği çekmesi halinde İsrail’in parçalama stratejilerinin başarıya ulaşma şansı da yoktur. Dolayısıyla burada eli güçlü olan İsrail değil, Türkiye’dir.
 
Türkiye İsrail’i işgal ettiği topraklardan geri çekilmeye ve Filistin’in toprak bütünlüğünü sağlamış bir devlet olarak tanımaya zorlayacak bir siyaset geliştirmek durumundadır. Ancak bunlar ‘ van minüt’ gibi lafla değil, bizzat uygulanacak siyasetle gerçekleştirilmelidir. Türkiye’nin böylesi bir tavrı ittifak kuracağı çevre ülkelerinden de destek görecektir.
 
İsrail Filistin topraklarında bir işgalcidir ve BM’in almış olduğu kararlar da bunu teyit etmektedir. Kaldı ki İsrailoğulları’nın dört bin yıl öncesinden beri Filistinlilere karşı girişmiş olduğu katliamlar kutsal kitapları Tanah/Tevrat tarafından dahi teyit edilmektedir. Türkiye uluslararası hukukun desteğini yanına alarak açıklanan bu siyaseti izlemekte zorlanmayacaktır.
 
Günümüzde Türkiye’yi bir açmaza sürükleyen Doğu ya da Kürt meselesine gelince, bu mesele bir ikinci sınıf vatandaşlık meselesi değildir. Bu mesele beş yüz yıldır izlenen Osmanlı siyasetinin bir sonucudur. 1514 Çaldıran savaşıyla Sultan Yavuz Selim Doğu’daki aşiret reislerine babadan oğula geçen bir ağalık ya da bir muhtariyet vermiş, halk ise ağaların yanaşması durumuna düşürülmüştür.
 
1846 Bedirhan isyanı üzerine ağaların otoritesi kırılmış, buna karşılık feodal din ağaları ortaya çıkarılmıştır. Osmanlı’nın çöküş yıllarında, bağımsız toprak isteyen bu feodal ağalar İngilizlerle işbirliği yaparak önce Osmanlı, sonra da Genç Cumhuriyete isyan etmiştir.
 
 Çok partili hayata geçtikten sonra, ülkemizi yöneten siyasetçiler ağalar ile işbirliği yaparak kolay yönetim yolunu seçmiş ve feodal ağaların pençesine düşmüş halkımızı unutmuşlardır. Şimdi de İsrail’in kurulmasıyla birlikte ortaya atılan Kürdistan projesinde, bu isyancı feodal ağalar İsrail ile, dolayısıyla ABD ile işbirliğine giderek küresel güçlerin yörüngesinde hareket etmeye başlamıştır.
 
Böylesi bir yönetim anlayışı ile Doğu’da yaşayan halkımız demokrasinin sağladığı hak ve eşitliklerden yeterince yararlanamamış, yönetimin bu affedilmez yanlışı şimdi de karşımıza Kürt sorunu olarak çıkarılmıştır. Bir de buna ABD ve İsrail’in BOP ve BİP’ini ve bunların içine Kürdistan projesini koyduğunuzda, Türkiye’deki işbirlikçilerini de eklediğinizde nasıl bir sorunla karşı karşıya kaldığımız açıkça görülmektedir.  
 
Burada Atatürk Cumhuriyeti’nin bir suçu yoktur, cumhuriyet rejiminin de bir suçu yoktur, çünkü cumhuriyet demek fazilet demektir, insanın insanca ve özgür bir birey olarak yaşaması ve kendini geliştirmesi demektir.
 
Bir suçlu aranıyorsa eğer, 1514’ten günümüze kadar Doğu’daki halkımızın kanını bir yarasa gibi emen ağaları, beyleri, şeyhleri ve şıhları ortaya çıkarabiliriz; bakın bakalım kaç ağa var, ne kadar malı mülkü var, çocukları hangi ülkelerde okumuş ve bu ağalar bakın bakalım kaç kişinin emeğini çalmıştır, bir bakın. Bunu görmek için bakın bakalım bu feodal ağaların ne kadar toprak mülkiyeti var ve bu mülk sınırları içerisinde yaşayan ne kadar insanımız var, rakamlar size gerçeği gösterecektir.
 
Bir ipucu olsun için bir başka örnek de verebiliriz; adı PKK olan bu küresel şebekenin başlarından biri de Ahmet Türk’tür ve Mardin’in ağasıdır, orada şatosu vardır, tıpkı Orta Çağ derebeyleri gibi. Bu konuda kaynak için Çarçella [4] kitabı incelenebilir. Meselenin özü budur.  
 
  Demokrasiyi ve insan haklarını geliştirecek bir Türkiye, Doğu’daki feodal düzen yerine gerçek bir demokratik düzen kuracak bir Türkiye bu meselenin sonsuza dek üstesinden gelmesini de bilecektir. Toprak reformu ve okullaşma bunların başında gelir, öyle ya bir insanın demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesi için, önce bunun ne olduğunu bilmesi gerekir, dolayısıyla öğretilmesi gerekir.
 
Bu amaçla Türkiye kimlik tartışmalarına son vermeli, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar Türk Milleti’dir’ şeklindeki Atatürk’ün özdeyişinden hareketle milli birliğini sağlamlaştırmalıdır.
 
Aynı şekilde Türkiye, İsrail planında öngörüldüğü gibi, Alevi-Sünni üzerinden dinsel ayrıştırmaya son vermeli, herkesin inanç özgürlüğünü sağlayacak ama bunun bir siyasi baskı aracı olarak kullanılmasına yol açmayacak düzenlemeleri yapmalıdır. Bunu yaparken de dinlerarası diyalog denilerek Hıristiyan azınlık faaliyetlerinin bir Misyonerlik çalışmasına, bir Hıristiyanlaştırma aracı haline gelmesine, Fener Rum Patrikhanesi’nin de devlet içinde devlet olabilacek bir yapıya koşmasına izin verilmemelidir.
 
Özellikle yabancı sermaye ya da özelleştirme adı altında Türkiye’nin sahip olduğu kaynakların yönetimi yabancılara asla bırakılmamalıdır, aksi halde kapitülasyonlardan ne farkı kalır! Aynı bakıştan hareketle özel okul, vakıf okulu, cemaat okulu gibi milli eğitimi ayrıştıran ve çocuklarımızın devşirilmesine kapı aralayan düzenlemeler kaldırılmalı ve eğitim ve öğretim devletin yönetiminde milli olmalıdır.  
 
Türkiye tüm bu sayılanları yapamaz mı, elbet yapar, çünkü önümüzde bir kurtuluş savaşı ve savaş sonrası izlenmiş ve başarıya ulaşmış olan politiklarımız vardır.
 
Çöken Osmanlı’nın borçlarını ödeyen kim, ülkemizin ekonomik kaynaklarını millileştiren kim?
 
Fakir ve çaresiz haldeyken 1926’da Türk Kuşu uçağını yapan kim, bunu ihraç eden kim?
 
1960’da Devrim otomobilini yapan kim?
 
Bakınız Falih Rıfkı Atay’a, nasıl cevap veriyor:
-        Sakarya’ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lazımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe Mustafa Kemal’e hükmünü söylüyor: ‘Hazine’de para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur’.  İlim, ihtisas, tecrübe… Büyük kelimler, büyük ve korkunç! Verdiği karar da şu: ‘Türk milleti istiklalini ödeyemez!’ Aylık vermek için harbi bırakmak lazımdı. Mustafa Kemal’in kararı bu değildi. Vatan ve istiklali idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu [5]: ‘ Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir’. Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan… hepsini böyle ödedik. Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için! Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için! İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz. Hiç biri yalnız başına ne sizi, ne de milletini kurtarabilir [6]…”
Mustafa Kemal Atatürk’ün izlemiş olduğu dış politika, ekonomi ve siyasetin güncelleştirilerek uygulanması halinde, Türkiye uzun zamandır aramakta olduğu çıkış yolunu kolayca bulabilecektir, bu açıktır, Türk Tarihi’ne haksızlık edilmemeli ve bizi bugünlere taşımış olan şehitlerimiz asla unutulmamalıdır…  
 
Şimdi İsrailoğulları’na yeniden bir dönüş yapacak olursak, ortaya koymuş olduğu strateji ile İsrail’in kısa vadede mevzi zaferler kazanmış olsa dahi, uzun vadede başarıya ulaşma şansı yoktur. Çünkü Oded Yınon ‘Müslüman ülkeler İsrail’in ne yapmaya çalıştığının farkında değil’ dese de artık hepimiz, bölgemizde Arap Baharı adıyla yaşanan trajedinin perde arkasında İsrail olduğunu biliyoruz.
 
Ve bu strateji ve trajedi ardında sadece kan ve gözyaşı bırakmıştır; parçalanmış sınırlar, ülkeler, halklar, aşiretler, kabileler, akrabalar ve aileler. Her geçen gün artan bu kan ve acılar, uzun vadede nefrete dönüşecek ve belki de, İsrail’in hedef seçtiği Nil’den Fırat’a kadar uzanan coğrafyada yaşama şansı bile kalmayacaktır. 
 
Dolayısıyla İsrail’in gittiği yol, yol değildir. Çünkü olası bölgesel savaşların okyanus ötesindeki ABD’ye etkisi, en az bu bölgeye olan uzaklığı kadar uzak olacaktır. Ama bu coğrafyada yaşayan İsrail, er ya da geç, ekmekte olduğu savaş, intikam, kin ve nefret tohumlarından gün gelecek nasibini almak durumunda kalacaktır.
 
Dolayısıyla İsrail, bu stratejisiyle yüz yıllar boyu sürecek intikam duygularını beslemek yerine, Birleşmiş Milletler kararlarına uyarak eski sınırlarına çekilmeli ve herkesin kutsallarına saygı duyarak birlikte barış içinde yaşama fırsatlarını kaçırmamalıdır.
 
İsrail, Tanrı’nın öfkesinden artık korkmalıdır, Büyük Peygamber Yeremya’nın sözlerine kulak vermelidir[7]:
“Kral Yoşiya döneminde Tanrı bana, ‘Dönek İsrail’in yaptığını gördün mü?’ dedi, ‘Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.  Bütün bunları yaptıktan sonra bana geri döneceğini düşündüm, ama dönmedi. Hain kızkardeşi Yahuda da gördü bunları. Fahişeliği yüzünden dönek İsrail’i boşayıp ona boşanma belgesini verdiğim halde, kızkardeşi hain Yahuda’nın hiç korkmadığını, gidip fahişelik ettiğini gördüm. Hiç umursamadan fahişeliğiyle ülkeyi kirletti; taşla, ağaçla zina etti. Bütün bunlara karşın, hain kızkardeşi Yahuda içtenlikle değil, göstermelik olarak bana döndü.’ Böyle diyor Tanrı. Tanrı bana, ‘Dönek İsrail hain Yahuda’dan daha doğru olduğunu gösterdi’ dedi, ‘Git, bu sözleri kuzeye duyur’. De ki, ‘Ey dönek İsrail, geri dön’ diyor Tanrı. ‘Size artık öfkeyle bakmayacağım, Çünkü ben sevecenim’ diyor Tanrı.  ‘Öfkemi sonsuza dek sürdürmem. Ancak suçunu kabul et: Tanrın RAB’be başkaldırdın… Beni dinlemedin.’ ”
 
İsrailoğulları’nın kutsallarını oynayarak savaşa dayalı ekonomisini geliştirmek isteyen ABD de, savaş alanlarına uzak oluşunu bir avantaj olarak düşünmemeli, uzun vadede Orta Doğu ülkelerinin oluşturacağı yeni blokların ortaya koyacağı ekonomik ilişkiler sonucunda, şimdi sahip olduğu enerji kaynaklarından da yoksun kalabileceğini hesaba katmalıdır.
 
Savaş savaştır, insan hayatını yok eden bir savaşın kutsalı olmaz, Tanrı Sina Dağı’nda İsrailoğulları’na verdiği on emirde ne buyurmuştu, hatırlayınız; öldürmeyeceksin! 
 
 
Günümüzde ABD İsrailoğulları’nın kutsallarına bürünerek Tanrı rolüne soyunmaktadır - Peygamber Yeşa’nın kehanetleri ile ABD’nin bölgedeki savaşlarını hatırlayınız – ve tıpkı binlerce yıl öncesinde İsrailoğulları’nın Nil-Fırat ekseninde yaptığı katliamları tekrarlamaktadır.
 
Bu yanlıştır, Tanrı’ya şirk koşulmaz[8], aynı yanlışı yapan İsrail Kralı Manaşşe’ye karşı Tanrı’nın öfkesini hatırlayınız:
“Tanrı şöyle diyor: ‘Ölüm için ayrılanlar ölüme, kılıç için ayrılanlar kılıca, kıtlık için ayrılanlar kıtlığa, sürgün için ayrılanlar sürgüne, Yahuda Kralı Hizkiya oğlu Manaşşe’nin Yeruşalim’de yaptıkları yüzünden bütün yeryüzü krallıklarını dehşete düşüreceğim.’ Kim acıyacak sana, ey Yeruşalim? Kim yas tutacak senin için? Hal hatır sormak için kim yolundan dönüp sana gelecek? ‘Sen beni reddettin’ diyor Tanrı, ‘Gerisingeri gidiyorsun. Ben de elimi sana karşı kaldıracak, seni yok edeceğim; Merhamet ede ede yoruldum. Ülkenin kapılarında, halkımı yabayla savuracak, çocuksuz bırakacak, yok edeceğim; Çünkü yollarından dönmediler.”
 
Eğer ki İsrail, Nil’den Fırat’a Tanrı vaadini günümüze taşıyıp bölgeyi ele geçirmeyi ve yönetmeyi planlıyorsa ve bu amaçla bu coğrafyayı kana bulmaktan da çekinmiyorsa, tüm bu mezalimi de İsrailoğulları’nın kutsalları adına yapıyorsa, o zaman Büyük Yahudi Peygamber Yeremya’nın bu kehanetini de unutmamalıdır[9]:
Ey sizler, Yahuda halkı ve Yeruşalim’de yaşayanlar, kendinizi RAB’be adayın, bunu engelleyen her şeyi yüreğinizden uzaklaştırın. Yoksa yaptığınız kötülüklerden ötürü öfkem ateş gibi yağacak, her şeyi yiyip bitirecek ve söndüren olmayacak. Yahuda’da duyurun, Yeruşalim’de ilan edin, ‘Ülkede boru çalın!’ deyin, ‘Toplanın’ diye haykırın, ‘Surlu kentlere kaçalım!’ Siyon’a giden yolu gösteren
Bir işaret koyun!  Güvenliğiniz için kaçın! Durmayın! Üzerinize kuzeyden felaket, büyük yıkım getirmek üzereyim.”
 
Dört bin yıl önce İsrailoğulları’na kuzeyden pek çok saldırı geldi, pek çok insan öldü savaşlar, işgaller, sürgünler yaşandı.
 
O dönemler kuzeyden gelen felaketin adı; Asur, Babil, Pers, Roma ve Bizans idi.
 
Gün geldi, devran döndü, zaman geçti, İsrailoğulları göçtü gitti, yerine İsrail geldi.
 
Roma-Bizans yıkıldı yerine Türkler geldi ve Türkiye kuruldu.
 
Eğer ki bu İsrail Nil’den Fırat’a kutsal savaş oyunlarıyla Türk devletini, Türk varlığını ve Türk yurdunu yok etmeyi tasarlıyorsa, Büyük Peygamber Yeremya’nın kehaneti gerçek olacak ve kuzeyden Tanrı adıyla gelecek gücün adı da Türk ve Türkiye olacaktır.
 
Yeter ki Türk’iye bu gücüne inansın ve bu yolda bir adım ileri atsın…
 
Erdal Sarızeybek
 
 


[1] İhaneti Gördüm, araştırma, Erdal Sarızeybek, Pozitif Yayınları, 2007.
[2] Kurt Kapanı, araştırma, Erdal Sarızeybek, Pozitif Yayınları, 2009.
[3] Yeniçağ Gazetesi, yazar Arslan Bulut’un ‘Büyük Kürdistan’ın ebeliğini kim yapıyor’ başlıklı köşe yazısı,19.06.2012.
 
[4] Çarçella, Anadolu’da Ateşle Oynamak, tarih, Erdal Sarızeybek, Pozitif Yayınları, 2010.
[5] Detay için bakınız: Tekalifi Milliye Kararnamesi; Sakarya savaşı öncesinde halkın sahip olduğu yiyecek ve giyeceğin %40’na el konulmasını isteyen düzenleme. ,
[6] Zeytindağı, s. 110.
[7] Tanah/ Yeremya, Bölüm 3: 6-13.
[8] Kur’an-ı Ker’im/ Nisa suresi, 48.ayet.
[9] Tanah/ Yeremya, Bölüm 4: 4-6.

Bunlar da İlginizi Çekebilir

SARIZEYBEK MEDYA

Güncel Haber www.sarizeybekhaber.com.tr
Güncel Araştırma www.bilgeturksam.com
Video Haber www.sarizeybek.tvfran
Özel Haber www.erdalsarizeybek.com.tr
KİTAP www.sarizeybekhaber.com.tr
ÖZGEÇMİŞİ